Biz ne ara bu hale geldik?
Sabah gözümüzü açar açmaz televizyonu çalıştırıyoruz. Kimi zaman bir cinayetin ayrıntılarını dinliyor, kimi zaman eşini aldatan birinin hikâyesine tanıklık ediyor, kimi zaman da bir yemek programında insanların birbirlerine bağırıp çağırmasını izliyoruz. Peki, bütün bunlar günümüz insanının ruh hâlini, toplumsal ilişkilerini ve değerlerini nasıl etkiliyor?
Televizyon, bir zamanlar evlerin başköşesinde duran, aile bireylerini aynı ekranın karşısında buluşturan, eğlendiren, bilgilendiren ve zaman zaman düşündüren önemli bir iletişim aracıydı. Bugün ise ekranların önemli bir bölümünde kavga, tartışma, ihanet, cinayet, öfke ve şiddetin sıradanlaştırıldığı bir yayın anlayışıyla karşı karşıyayız.
Düşünün… Sabah uyanıyorsunuz. Henüz kahvenizi içmemiş, güne tam anlamıyla başlamamışsınız. Televizyonu açıyorsunuz. Karşınızda bir cinayet dosyası, kayıp bir insanın hikâyesi, aile içi şiddet, aldatma iddiaları, birbirine giren eşler ve stüdyoda yükselen sesler…
Bir başka kanala geçiyorsunuz. Bu kez bir yemek programı. Normal şartlarda insanın iştahını açması, mutfak kültürünü tanıtması, yeni tarifler öğretmesi ve keyifli vakit geçirmesini sağlaması gereken bir program. Ancak orada da durum farklı değil. Bağırışlar, tartışmalar, birbirini küçümsemeler, yarışmacıların gözyaşları…
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz güne neden bu kadar çok öfkeyle başlamak zorundayız?
REYTİNG UĞRUNA ÖFKE Mİ ÜRETİYORUZ?
Elbette televizyonun toplumsal olayları aktarması, cinayetleri işlemesi, aile sorunlarını gündeme getirmesi veya insan hikâyelerini anlatması başlı başına yanlış değil. Hatta bunların önemli bir toplumsal işlevi de var. Ancak burada tartışılması gereken mesele, bu konuların hangi dille, hangi üslupla ve hangi amaçla ekranlara taşındığı.
Bir cinayetin aydınlatılması başka, cinayetin ayrıntılarının saatlerce dramatize edilerek izleyiciye sunulması başka.
Aile içindeki bir sorunun çözümüne katkı sağlamak başka, insanların en mahrem meselelerini milyonların önünde bir televizyon gösterisine dönüştürmek başka.
Sorunları konuşmak başka, sorunlardan reyting üretmek bambaşka.
Bugün televizyon yayıncılığında dikkat çekmenin en kolay yollarından biri gerilimi yükseltmek gibi görünüyor. Ne kadar çok tartışma, o kadar çok izlenme… Ne kadar çok gözyaşı, o kadar çok konuşulma… Ne kadar çok kavga, o kadar çok sosyal medya paylaşımı…
Peki, bu gerçekten toplumun tercihi mi, yoksa televizyon yapımcılarının topluma sunduğu seçenekler arasından oluşturduğu yapay bir izlenme alışkanlığı mı?
Kim, Türk izleyicisinin sabah kahvaltısında cinayet konuşmak, aldatma hikâyeleri dinlemek veya insanların birbirine bağırmasını izlemek istediğini ölçtü? Hangi toplumsal araştırma bize bunu söylüyor?
Yapımcılar gerçekten izleyicinin talebini mi karşılıyor, yoksa izleyicinin dikkatini çekmek için gerilimi kendileri mi üretiyor?
Bu soruların cevabını düşünmek gerekiyor.
AYNI PROGRAM, FARKLI ÜLKE, FARKLI EKRAN KÜLTÜRÜ
Yıllardır Türkiye’de de büyük ilgi gören, dünyanın pek çok ülkesinde farklı versiyonları yayınlanan ünlü bir yemek yarışmasını ele alalım.
Üç şefin yarışmacılara yemek yapmayı öğrettiği, mutfak becerilerinin geliştirildiği ve gastronominin ön plana çıkarıldığı bir format…
Programın İngiltere versiyonunu izlediğinizde daha sakin, ölçülü ve mutfağa odaklanan bir yayın anlayışıyla karşılaşıyorsunuz. Eleştiri var ama hakaret yok. Rekabet var ama kişisel aşağılamaya dönüşmüyor. Şeflerin otoritesi var ama bunun bağırıp çağırmakla gösterilmesine ihtiyaç duyulmuyor.
Türkiye versiyonunda ise zaman zaman yemeklerin önüne tartışmalar geçiyor. Sesler yükseliyor, gerilim artıyor, yarışmacılar arasında yaşanan anlaşmazlıklar programın ana gündemine dönüşebiliyor.
Oysa aynı format, aynı yarışma, benzer kurallar…
Peki, fark nerede?
Belki de fark, televizyonculuk anlayışında ve izleyiciye sunulmak istenen içerikte yatıyor.
Burada İngiliz toplumunu idealize etmek ya da Türk izleyicisini suçlamak gibi bir niyetim yok. Ancak aynı formatın farklı ülkelerde bu kadar farklı bir üslupla sunulabilmesi, bizim televizyon yayıncılığımızın tercihlerini sorgulamamız için yeterli bir neden.
AYNI DÜNYADA YAŞIYORUZ AMA EKRANLARIMIZ NEDEN BU KADAR FARKLI?
Bir de işin başka bir boyutu var. Dünyanın farklı ülkelerinde yayın yapan ve Türkiye’den de izleyebildiğimiz bazı televizyon kanallarına dikkat edin. Genellikle yaşam, ev, dekorasyon, yemek, seyahat ve günlük hayatın içinden hikâyeler anlatan, reklam ve tanıtım ağırlıklı yayın yapan, tabiri caizse kimsenin sinir uçlarına dokunmayan kanallar…
Bu kanallarda öyle büyük siyasi tartışmalar, saatlerce süren cinayet dosyaları, birbirine bağıran insanlar veya bitmek bilmeyen stüdyo kavgaları göremezsiniz.
Bazen bir emlak şirketinin satış sürecini izlersiniz. Bazen ikinci el eşya satılan küçük bir dükkânda yaşananları… Bazen aşırı kilolu bireylerin hayatlarını değiştirme mücadelelerine tanıklık edersiniz. Bir başka programda ormanın ortasında, dağın başında ya da dünyanın hiç bilmediğiniz bir köşesinde yaşayan insanların hikâyelerini izlersiniz.
Kimi zaman müşteri bulmakta zorlanan bir restoranın, kimi zaman işleri yolunda gitmeyen bir otelin yeniden ayağa kalkma çabasına ortak olursunuz. Bazen de insanların hayallerindeki evi arayışını, eski bir yapının nasıl yenilendiğini veya küçük bir işletmenin nasıl büyüdüğünü izlersiniz.
Aslında olağanüstü hiçbir şey yoktur. Hayatın kendisi vardır.
Ama ilginçtir, bütün bu sıradan hikâyeler insanı ekran başında tutmayı başarır. Hatta bazen günün en stresli anında bile insanın ruhunu dinlendirir. Bir çeşit zihinsel mola verir. İzlerken gerilmez, sinirlenmez, birilerinin birbirine hakaret etmesini beklemezsiniz.
Şimdi dönüp kendi ekranlarımıza bakalım.
Bir tarafta dünyanın farklı ülkelerinde insanların evlerini, işlerini, hayallerini, yaşam mücadelelerini ve gündelik maceralarını anlatan programlar; diğer tarafta sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar ihanet, cinayet, kavga, bağırış ve tartışmalarla dolu yayınlar…
Aynı dünyada yaşıyoruz. Aynı televizyon teknolojisine sahibiz. Benzer program formatlarını satın alabiliyoruz. Peki, neden ekran kültürümüz bu kadar farklı?
Bize bu televizyon yayıncılığı anlayışını kim dayattı Allah aşkına?
Daha doğrusu, biz neden bu yayın anlayışını normal kabul etmeye başladık?
İnsanların hayatını anlatmak, bir işletmenin mücadelesini göstermek, doğanın güzelliklerini ekranlara taşımak, farklı yaşam biçimlerini tanıtmak da pekâlâ izleyici bulabiliyor. Demek ki televizyonun insanı ekrana bağlaması için mutlaka birilerinin kavga etmesine, ağlamasına veya birbirini suçlamasına gerek yok.
Belki de bizim televizyon yöneticilerinin, yapımcılarının ve program formatlarını belirleyenlerin biraz da bu kanalları izlemesi gerekiyor.
Çünkü insanın her gün yeni bir dramla, yeni bir cinayetle, yeni bir skandalla karşılaşmaya ihtiyacı yok. Bazen yalnızca bir dağ evinin hikâyesini izlemek, küçük bir dükkânın kepengini açışına tanıklık etmek ya da bir restoranın yeniden müşteri kazanma mücadelesini görmek bile insana iyi gelebiliyor.
Televizyonun biraz da böyle bir işlevi olmalı: İnsanların zaten yeterince yorucu olan hayatlarına yeni bir stres kaynağı eklemek yerine onlara nefes alabilecekleri bir alan sunmak.
BİZİMKİLER, SÜPER BABA VE UNUTULMAYAN TELEVİZYON YILLARI
Bazen dönüp 90’lı yılların televizyon ekranlarına bakıyorum. Bugün bile tekrar yayınlandığında büyük bir keyifle izlediğim diziler var.
Bizimkiler…
Bir apartmanın içerisinde farklı karakterlerin, farklı hayatların ve farklı dünya görüşlerinin bir arada yaşadığı bir mahalle kültürü. Komşuluk ilişkileri, aile meseleleri, küçük hesaplar, büyük sevinçler… Her karakterin kendine özgü bir hikâyesi vardı. İnsanlar birbirlerine kızıyor, tartışıyor, hatta zaman zaman anlaşamıyordu. Ama bütün bunların içerisinde tanıdık bir hayat, insani bir sıcaklık bulunuyordu.
Süper Baba…
Aile olmanın, fedakârlığın, dostluğun, sevginin ve hayata tutunmanın hikâyesiydi. İzleyiciye yalnızca vakit geçirtmiyor, aynı zamanda bazı değerleri yeniden hatırlatıyordu.
Daha yakın dönemin örneklerinden Seksenler ise geçmişin mahalle kültürünü, komşuluk ilişkilerini, aile bağlarını ve dönemin sosyal hayatını ekranlara taşıdı. Elbette bu yapımların da kendi kusurları vardı. Ancak insanı, aileyi ve toplumsal ilişkileri merkeze alan bir anlatım biçimleri bulunuyordu.
Şimdi kendimize soralım:
Biz ne ara bu hikâyelerden uzaklaştık?
Ne ara aile ilişkilerini, dostluğu, mahalle kültürünü ve insan hikâyelerini anlatan dizilerin yerini bitmek bilmeyen silahlı çatışmalar, mafya hesaplaşmaları, ağa düzenleri ve derin devlet senaryoları aldı?
Elbette her dizinin aileyi anlatması, her yapımın mahalle hikâyesi olması gerekmiyor. Ancak televizyon ekranlarının neredeyse bütün hikâyelerini güç, intikam, silah, ihanet ve şiddet üzerine kurması da normal karşılanmamalı.
Üstelik zaman zaman devletin, hukukun ve kamu kurumlarının gölgede bırakıldığı; mafyanın, suç örgütlerinin ve silahlı güç gösterilerinin neredeyse kahramanlık gibi sunulduğu yapımlarla karşılaşıyoruz.
Bunların izleyici üzerindeki etkisini tartışmadan televizyon yayıncılığını değerlendirmek mümkün mü?
TELEVİZYON TOPLUMU MU DEĞİŞTİRİYOR, TOPLUM TELEVİZYONU MU?
Asıl mesele belki de burada başlıyor.
Televizyon, toplumun aynası mıdır, yoksa topluma nasıl yaşaması gerektiğini gösteren bir araç mıdır?
Aslında ikisi de.
Televizyon elbette toplumdaki sorunlardan beslenir. Ancak aynı zamanda hangi davranışların normal, hangi ilişkilerin kabul edilebilir, hangi insanların örnek alınabilir olduğunu da etkileyebilir.
Sürekli bağıran insanların, birbirini aşağılayan yarışmacıların, şiddetin ve ihanetin merkezde olduğu hikâyelerin ekranlarda tekrar tekrar sunulması, bunların sıradanlaşmasına katkıda bulunabilir.
Özellikle çocukların ve gençlerin bu içeriklerle karşı karşıya kaldığı düşünüldüğünde televizyon yayıncılığının sorumluluğu daha da önem kazanıyor.
Elbette tek başına bir televizyon programının insan psikolojisini nasıl etkileyeceğini söylemek mümkün değil. Her izleyicinin tepkisi farklıdır. Ancak güne sürekli olumsuz haberler, şiddet, tartışma ve öfke içeren görüntülerle başlamanın ruh hâlimiz üzerinde oluşturabileceği yükü de görmezden gelemeyiz.
İnsan biraz da izlediği, dinlediği ve maruz kaldığı şeylerden beslenir.
Sabah kahvaltısında cinayet, öğlen ihanet, akşam kavga, gece silah ve şiddet…
Sonra neden birbirimize tahammülümüzün azaldığını, neden toplumsal ilişkilerin giderek sertleştiğini, neden herkesin birbirine karşı daha öfkeli olduğunu sorguluyoruz.
Belki de bu soruların cevaplarını biraz da ekranlarda aramak gerekiyor.
EKRANLAR NE ZAMAN TEMİZLENECEK?
Burada sorumluluğu yalnızca televizyon kanallarına veya yapımcılara yüklemek de doğru olmaz. İzleyicinin de tercihleri var. Kumanda bizim elimizde. Ancak seçenekleri hazırlayan, içerikleri üreten ve hangi programın hangi saatte yayınlanacağına karar verenlerin de önemli bir sorumluluğu bulunuyor.
Reyting her şey değildir. Ticari başarı, toplumsal sorumluluğun önüne geçmemelidir.
İnsanlara yalnızca kavga, gözyaşı ve gerilim sunmak zorunda değiliz. Eğlendirirken öğreten, düşündürürken huzur veren, rekabeti saygı çerçevesinde tutan, aileyi ve insanı merkeze alan programlar da yapılabilir.
Üstelik bunun örnekleri geçmişte de vardı, bugün de dünyanın farklı ülkelerinde var.
Ben televizyon ekranlarında yeniden daha fazla nezaket görmek istiyorum. Bir yemek yarışmasında yemeğin konuşulmasını, bir sabah programında insanların özel hayatlarının reyting malzemesine dönüştürülmeden toplumsal sorunların ele alınmasını, dizilerde silahların değil insan ilişkilerinin ön plana çıkmasını istiyorum.
Çünkü televizyon yalnızca bir eğlence aracı değil, aynı zamanda kültürün ve toplumsal hafızanın önemli bir parçası.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Biz gerçekten böyle programlar mı izlemek istiyoruz, yoksa yıllardır bize sunulan ekran kültürünü tercihimizmiş gibi mi kabul ediyoruz?
90’lı yılların televizyonunu kusursuz olduğu için özlemiyoruz. O yılların ekranlarında insanı, aileyi, komşuluğu, dostluğu ve hayatın içindeki güzellikleri daha fazla bulabildiğimiz için özlüyoruz.
Ekranlar ne zaman temizlenecek bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum: Toplumun biraz huzura, biraz nezakete, biraz da güzel hikâyelere ihtiyacı var.
Belki de televizyonların en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni bir format değil, eski bir değer: SAYGI.
Son Yazılar
Önerilen Yazarlar

